Haydi kabul edelim: “Ben sosyal medyada tamamen kendimim” diyen insana inanmıyoruz. Belki inanmak istiyoruz, ama içimizde, bir köşede küçük bir ses var. “Ya ama o fotoğrafı kaçıncı denemede çekti acaba?” diyen ses. Sosyal medyada özgünlük meselesi tam da buradan başlıyor.
Hepimiz aynı şeyi yapıyoruz. Ve bu garip döngüde en ilginç olan şey de artık “özgün görünmek” bile kendi başına bir estetik, kendi başına bir performans haline geldi.

Herkes Bir Versiyon Satıyor
Sosyal medya hesaplarına bak bi’ dakika. Herkesin bir personası var. Ve bunu kötü niyetle söylemiyorum; bu çok insani bir şey aslında. Günlük hayatta da “iş arkadaşlarıyla ben“, “ailemle ben“, “kankimle ben” birbirinden farklı.
Sosyal psikologlar buna impression management diyor, yani izlenim yönetimi. Konu yeni değil; Erving Goffman 1959’da bunu kitabına dökmüş. The Presentation of Self in Everyday Life bugün hâlâ okunmaya değer, üstelik sosyal medya dönemi için neredeyse kehanet gibi.
Yeni olan, artık o izlenim yönetimini sürekli, herkese, eş zamanlı yapıyoruz. Ve beğeni sayısı şeklinde anlık bir geri bildirim alıyoruz. Bu kombinasyon insanı biraz… Bozuyor sanki.
“Filtresiz” Filtre: Sosyal Medyada Özgünlük Performansı
Bir noktada Instagram’da aşırı filtreli, aşırı kusursuz içerikten herkes bıktı. Bunun üzerine yeni bir trend çıktı: raw, “ham” içerik. Sabah kalkar kalkmaz çekilmiş selfie’ler, düzensiz odalar, makyajsız yüzler, “gerçek beni görüyorsun” tarzı.
Güzel bir tepki. Gerçekten.
Ama fark ettin mi, o “makyajsız” selfie’ler de belirli bir ışıkta çekiliyor. O “dağınık oda” fotoğraflarında dağınıklık bile bir şekilde estetik. Spontane gibi görünen o an aslında beş kez tekrar çekilmiş. Filtresiz yazısı altında hâlâ bir ton renk düzenlemesi var.
Yani “özgünlük performansı” diye bir şey doğdu. Ve bu belki de öncekinden daha sinsi, çünkü farkında olmak çok daha zor. Dijital kültür yazılarımızda bu tür trendleri sık sık masaya yatırıyoruz.
‘BeReal’ Deneyinden Ne Öğrendik?
BeReal’ı hatırlıyor musun? Günde bir kez rastgele bir anda bildirim gelecek, ön ve arka kamera aynı anda çekim yapacak, iki dakikan var. Düzenlemesiz, hazırlıksız, “gerçek an“ı paylaşacaksın. Çok zekice bir fikirdi. Ve bir süre gerçekten eğlenceliydi.
Sonra ne oldu? İnsanlar bildirimi görünce “dur bir saniye” demeye başladı. Daha iyi bir konuma geçiyorlar, “daha ilginç” bir şey yapıyorlarken çekmeye çalışıyorlar, ya da bildirimi görmezden gelip “bunu öğleden sonra çeksem daha iyi olur” diye bekliyorlardı.
Uygulama teknik olarak geç çekimi gösteriyordu, ama insanlar bununla da barıştı bir süre sonra. Yani spontanlığı zorunlu kılan bir uygulama bile spontanlığı öldürdü. Sosyal medyada özgünlük arayışı, insan zihninin ne kadar müthiş bir şey olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Peki Bu Bizi Mutsuz mu Yapıyor?
İşte asıl soru bu. “Sosyal medya mutsuz ediyor mu?” sorusu artık neredeyse klişe oldu, her TED konuşmasında biri bunu söylüyor. Ama cevap sandığımdan daha nüanslı.
Araştırmalar karmaşık bir durumu ortaya koyuyor, sürpriz değil bu tabii. Pasif tüketim, yani sadece kaydırıp bakmak, beğenmeden, yorum yapmadan… Gerçekten daha kötü hissettiriyor. Aktif katılım, yani arkadaşlarla gerçek anlamda etkileşim, o kadar da kötü değil.
Ama bu sınır sürekli bulanıklaşıyor, çünkü feed tasarımı seni aktif değil, pasif tüketici olmaya itiyor. Bir de kendini başkasıyla karşılaştırma problemi var. Beyin otomatik yapıyor bunu, evrimsel bir refleks olarak “ben sosyal hiyerarşide neredeyim” sorusunu sürekli hesaplıyoruz. Ve sosyal medya o hesaplamayı 7/24 yapmaya zorluyor, hem de insanların en iyi anlarıyla karşılaştırarak.
Ama Tamamen Kötü de Değil
Dur, hadi dengeli konuşalım biraz. Sosyal medya sayesinde gerçek anlamda kendin gibi insanları bulmak çok daha kolay oldu. Küçük bir şehirde büyüyen, kimsenin ilgilenmediği bir şeye tutkuyla bağlı biri artık internette kendi topluluğunu buluyor. Bu gerçekten değerli.
Ya da belirli bir zihinsel sağlık sorunuyla baş başa olan biri, aynı deneyimi yaşamış insanların içeriklerinde kendini yalnız hissetmiyor. Bu da değerli. Mental sağlık ve dijital yaşam üzerine yazdığımız diğer içeriklere de göz atabilirsin.
Sorun araçta değil, tasarımda. Daha spesifik olursak: dikkat ekonomisinde. Platformlar dikkatini ne kadar uzun süre tutarlarsa o kadar para kazanıyor. Bu da seni dopamin döngüsüne sokan içerikler göstermeleri gerektiği anlamına geliyor. Öfke, kaygı, kıskançlık… Bunlar seni ekranda tutuyor. Sakinlik ve tatmin ise pek tutmuyor. Facebook’un kendi iç araştırmalarının bunu doğruladığı belgeler yıllardır ortalıkta dolaşıyor.
Dijital Kimlik Kaygısı: Yeni Bir Şey mi?
Gen Z‘nin sosyal medya kaygısı yaşadığından çok bahsediliyor. Ve bu gerçek. Ama şunu da söylemek lazım: Her neslin kendi kimlik baskısı vardı. Benim neslim (Millennial diyebiliriz, evet kabul ediyorum) okul koridorlarında, arkadaş gruplarında, MTV estetiğiyle kendini kıyaslıyordu. Onlardan önce de başka baskılar vardı tabii.

Fark şu an: 24 saat, cepte, bildirimli. Fiziksel mekânda yaşanan sosyal baskının en azından bir sonu vardı, eve gidince biterdi. Dijital sosyal baskının fiziksel sonu yok. Yatağa giriyorsun, telefona bakıyorsun, hâlâ orada.
Peki Ne Yapmalı? (Hayır, “Telefonu Bırak” Demeyeceğim)
“Sosyal medyayı sil” tavsiyesi hem pratik değil hem de meselenin özünü kaçırıyor. İş hayatı, sosyal bağlar, haber almak… Bunların hepsi bir şekilde dijital altyapıya taşındı. “Çık git” artık bir lüks.
Ama şunları yapabilirsin:
- Pasif tüketimi fark et. Sadece kaydırıyorsan ve bunu fark edersen, dur. Beyin uyarı almayı sever.
- Kimi takip ettiğine dikkat et. Seni sürekli yetersiz hissettiren hesaplar, gerçek arkadaşın bile olsa mute etmekte utanacak bir şey yok.
- Paylaştıktan sonra bildirimleri kapat. O ilk yarım saatteki beğeni sayısını takip etme döngüsü gerçekten sağlıklı değil.
- Kendin için mi, başkaları için mi? Bu soruyu paylaşmadan önce sor. Cevabı bilmesen bile sormak yeterli.
Ve son olarak şunu söyleyeyim: Sosyal medyada özgünlük arayışında performans sergilediğini fark etmek seni sahte yapmıyor. Hepimiz yapıyoruz. Önemli olan bu performansın arkasında hâlâ kendine dürüst olabilmek.
Ya da en azından ara sıra telefonu bırakıp pencereden dışarı bakmak. Eski moda ama işe yarıyor.
Sosyal medyada senin gördüğün en tuhaf performanssal içerikler ne oldu? Merak ediyorum, hadi yaz.
